Sermaye, Devlet ve Müşterileştirilen Akademi: Bilgi Üniversitesi Direnişi ve Aydınlanma Yuvalarına Saldırılar
Bilgi Üniversitesi Direnişi Işığında Eğitimin Metalaşması ve Barikatın Ötesindeki Akademi

Neoliberal kapitalizmin azgın dalgaları, insanlığın ortak mirası olan müşterekleri (the commons) birer birer yutmaya devam ederken, bu kuşatmanın en stratejik cephelerinden biri şüphesiz akademidir. Bilgiyi özgürleştiren, insanı ve toplumu dönüştüren bir dinamik olmaktan çıkarıp, onu piyasanın vahşi koşullarında alınıp satılan bir meta, öğrenciyi "müşteri", akademisyeni ise "ucuz-güvencesiz iş gücü" olarak gören bu zihniyet , en yalın haliyle yükseköğretimin niteliksizleştirilmesi projesidir.
Geçtiğimiz günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi ekseninde yaşanan kırılma, tam da bu sermaye-devlet ortaklığının, kamusal hakları tek bir imza ile nasıl gasp edebileceğinin ve hemen ardından yükselen kolektif direnişin bu gaspı nasıl geri püskürtebileceğinin distopik ama bir o kadar da umut verici bir laboratuvarı olmuştur.

Bir Gecede Karartılan Gelecek: Bilgi Üniversitesi'nde Ne Oldu?
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması ve sadece üç gün sonra yeniden açılmasıyla sonuçlanan süreç, yapısal bir krizin bürokratik bir tiyatroya dönüşmesinden ibarettir. Sürecin anatomisine sosyolojik ve hukuki bir mercekle baktığımızda karşımıza çıkan kronoloji şu şekildedir:
- Sermaye Kıskacı ve Kayyum Süreci: Üniversitenin 2019 yılında Can Holding bünyesine geçmesinin ardından , holding hakkında Eylül 2025'te "suç örgütü kurmak", "kara para aklama" ve "vergi kaçakçılığı" gibi suçlamalarla adli bir soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma kapsamında holdinge bağlı 121 şirketle birlikte üniversitenin yönetim yapısına da TMSF eliyle el konulmuş ve 12 Eylül 2025'te kurucu vakfa mahkeme kararıyla kayyum atanmıştır.
- Gece Yarısı Kararnamesi ile Gasp: 22 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 11384 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile kanunla kurulmuş olan üniversitenin faaliyet izni bir gecede kaldırılmıştır. Bu keyfi idari tasarruf, yaklaşık 20 bin ila 22 bin öğrencinin eğitim hakkını , bini aşkın akademisyen ve idari personelin ise iş güvencesini bir kalemde yok saymıştır. Öğrencilerin garantör okul olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne devredileceği açıklanmış, ancak emekçilerin geleceği derin bir belirsizliğe terk edilmiştir.
- Geri Adım ve İdeolojik U-Dönüşü: Öğrencilerin, mezunların ve emekçilerin kampüsleri terk etmeyerek yürüttüğü kararlı direniş ve yükselen toplumsal tepki karşısında siyasi iktidar geri adım atmak zorunda kalmıştır. 25 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan yeni bir Cumhurbaşkanı Kararı ile kapatma kararı yürürlükten kaldırılmış ve üniversite 3 gün içinde yeniden açılmıştır.
Eğitimde Niteliksizleştirme ve Şirketleşme Rejimi
Sosyolojik açıdan vakıf üniversiteleri, kapitalist sistemin eğitimi ticarileştirme politikasının en somut aygıtlarıdır. Bir üniversitenin varlığının, bağlı olduğu holdingin mali operasyonlarına veya bir şahsın tek taraflı idari tasarrufuna bağlanması, akademinin kurumsal özerkliğinin tamamen tasfiye edildiğinin kanıtıdır. İstanbul Barosu'nun da haklı olarak belirttiği üzere, "Kanunla kurulan bir üniversitenin varlığına ancak kanunla son verilebilir" ilkesi çiğnenerek yasama yetkisi yürütme tarafından gasp edilmiştir.
Üniversiteleri masa başında açılıp kapatılan birer şirket olarak gören bu zihniyet , bilim üretim merkezlerini ranta bağımlı hale getirmektedir. Bu ekosistemde:
- Öğrenci, parasını ödediği hizmeti alan bir "müşteri" konumuna indirgenir.
- Akademisyenler ve idari personel, bir gecede sözleşmeleri feshedilebilecek güvencesiz, esnek ve ucuz iş gücü sömürüsüne maruz bırakılır.
- İnsan hakları, ayrımcılık yasağı ve ifade özgürlüğü gibi toplumsal aydınlanmaya hizmet eden akademik alanlar bilinçli olarak sekteye uğratılır.
Aydınlık Yuvalarına Karşı Sistematik Kuşatma: Boğaziçi, ODTÜ ve Bilgi
Bilgi Üniversitesi’ne yönelik bu hoyrat müdahale münferit bir olay değildir. Aksine, egemen ideolojinin kendi hegemonyasını kuramadığı, görece özgürlükçü geleneğe sahip, eleştirel düşüncenin yeşerdiği her türlü "aydınlık yuvasını" marjinalleştirme, ötekileştirme ve boyunduruk altına alma stratejisinin bir parçasıdır.
Benzer saldırı hatlarını son yıllarda diğer köklü kurumlarda da net bir biçimde gözlemliyoruz:
Boğaziçi Üniversitesi örneğinde; demokratik üniversite bileşenlerinin iradesi hiçe sayılarak kurulan baskı rejimi ve kayyum anlayışı, son olarak haksız ve hukuksuz şekilde üyeleri olan Tuna Tuğcu gibi değerli akademisyenlerin işine son verilmesiyle akademiyi çölleştirmeyi hedeflemektedir. ODTÜ örneğinde ise; üniversite bileşenlerinin, idari personelin ve işçilerin en temel ekonomik hakları olan promosyon güncellemeleri için dahi rektörlük önünde barikatlarla karşılaşması ve yürümek zorunda kalması, akademik alanın militarize edilerek demokratik hak arama kanallarının nasıl tıkanmak istendiğini göstermektedir.
Siyasal iktidar, akademi içinde biat eden, sorgulamayan, mürteci bir kitle yaratmak adına holdingleşme süreçlerini ve yargı sopasını birer aparat olarak kullanmaktadır. Kampüslerin kapısına polis barikatları yığarak, kimlik kontrolleriyle öğrencileri kendi okullarına yabancılaştırarak özgür akademik alanı tasfiye etmek istemektedirler.

Sonuç: Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!
Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin "Bilgi bizimdir, bizim kalacak!" haykırışıyla başlattıkları, polisin biber gazına, plastik mermisine ve barikatlarına karşı mezunlarıyla ve hocalarıyla omuz omuza verdikleri o 9 günlük uzun direniş nöbeti , akademinin sadece binalardan ibaret olmadığını bir kez daha kanıtlamıştır. Üniversite dediğimiz şey; holding patronlarının kâr-zarar hesapları ya da sarayların iki dudağı arasından çıkan kararnameler değil; birlikte düşünen, üreten, tartışan ve dayanışan insanların bütünüdür.
YÖK Başkanının "Cumhurbaşkanımızın takdirleriyle süreç güncellenmiştir" şeklindeki hamasi açıklamaları , yaratılan kolektif iradenin ve fiili meşru mücadelenin gücünü gizleme çabasından ibarettir. Egemenlerin geri adımı, lütuf değil; örgütlü dayanışmanın kopardığı bir zaferdir.
Eğitim hakkı oyuncak, üniversiteler de sermayeye devredilecek birer mülk değildir. Boğaziçi’nden ODTÜ’ye, ODTÜ’den Bilgi’ye uzanan bu karanlığa karşı tek panzehir; vakıf veya devlet üniversitesi ayrımı gözetmeksizin, özerk, demokratik, bilimsel ve kamusal üniversite mücadelesini birleşik bir hat üzerinden büyütmektir. Çünkü felsefenin ve tarihin bize öğrettiği mutlak bir doğru vardır:
Dayanışma yaşatır, örgütlü mücadele kazandırır!



