Miletos'tan Günümüze Bilim ve Bilgi: İllüzyonları Yırtmak, Geleceği Kurmak
Dijital Mağaradan "Homo Novus"un Şafağına: Maddenin Diyalektiği ve Epistemolojik Praksis

Didim Belediyesi'nin ev sahipliği yaptığı II. Miletos Felsefe Günleri, tam da felsefenin şafağına dönüp bugünün hegemonik illüzyonlarını hırpalamak için muazzam bir zemin sunuyor. Hele ki etkinlik değerli hocamız Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi’nin onuruna "Thales’ten Antigone’ye" temasıyla düzenleniyorken, doğayı anlama arayışı ile adaletsizliğe karşı başkaldırıyı epistemolojik bir potada eritmek kaçınılmaz bir görevdir.
"Miletos'tan Günümüze Bilim ve Bilgi" başlığını; Thales'in maddeci kopuşundan Kant'ın agnostisizmine, Lenin’in ampiryokritisizm şamarından günümüzün yapay zekâ fetişizmine uzanan diyalektik bir mercekle, tam da o özlediğimiz sert ve berrak Sovyet felsefe akademisi üslubuyla bir makaleye dönüştürdüm.
Bu çalışma, II. Miletos Felsefe Günleri bünyesinde gerçekleştirilen "Miletos'tan Günümüze Bilim ve Bilgi" oturumunun kavramsal zeminini diyalektik ve tarihsel materyalist bir mercekle yeniden üretmeyi amaçlamaktadır. Antik İyonya’da Thales, Anaximandros ve Anaximenes’in mitolojik-teolojik illüzyonları yırtarak maddeyi temel alan ilk kuramsal sıçrayışı, insanlığın bilimsel emek sürecinin şafağıdır. Ancak sınıflı toplumların evrimiyle birlikte bilgi, egemen sınıfların hegemonik illüzyonlar ürettiği bir araç haline getirilmiştir. Kantçı agnostisizmden Lenin'in ampiryokritisizm eleştirisine, oradan da günümüzün dijital kapitalizmi ve "bilişimsel idealizmine" uzanan tarihsel kesitte felsefe, ideolojik peçeleri yırtma göreviyle karşı karşıyadır. Bilgi, dünyayı yalnızca seyretmenin değil, praksis yoluyla onu dönüştürerek geleceği kurmanın devrimci kaldıracıdır.
Miletos'un Maddesi ve Sınıflı Toplumun Bilgi Ayrışması
Felsefenin ve proto-bilimsel düşüncenin Miletos topraklarında filizlenmesi, insanlık tarihinin rastlantısal bir entelektüel lütfu değil, Akdeniz havzasındaki maddi üretim ilişkilerinin, ticaret rotalarının ve emtia dolaşımının ulaştığı tarihsel olgunluğun kaçınılmaz bir sonucudur. Thales nesnel dünyayı açıklamak için tanrıların gölgesine sığınmayı reddedip arkhe olarak "su"yu işaret ettiğinde, insanlık düşüncesinde ilk büyük materyalist yırtılma gerçekleşmiştir. Bu, doğayı doğanın kendi içsel yasalarıyla, maddi olanı yine maddi olanla açıklama girişimidir. Miletos okulu, doğayı mistik illüzyonlardan arındırarak kaba ve ilkel de olsa ilk diyalektik-materyalist nüveyi ortaya koymuştur.
Ancak bu erken dönem doğa materyalizmi, köleci toplum yapısının derinleşmesi ve kafa emeği ile kol emeği arasındaki radikal bölünmeyle birlikte tarihsel bir kırılmaya uğramıştır. Antik Yunan’da üretici güçlerin gelişimine paralel olarak felsefe ve bilim, maddi üretim süreçlerinden (yani kol emeğinden) yalıtılmış, kendilerini yöneten egemen sınıfların aristokratik bir ayrıcalığı haline gelmiştir. Platoncu idealizmle doruğa ulaşan bu süreç, maddi dünyayı değersizleştirerek nesnel gerçekliği "idealar dünyasının" soluk bir gölgesine indirgemiştir. Epistemolojik düzlemde bu dönüşüm, bilginin üretim pratiklerinden koparılarak soyut bir tefekkür nesnesine dönüştürülmesi ve kitleleri yönetmek için kurulan ideolojik illüzyonların ilk sistematik sağlamlaştırmasıdır.
İdealizmin Burjuva Peçesi: Kantçı Agnostisizm ve Özne Fetişizmi
Aydınlanma ve burjuva devrimleri çağı, bilimi feodal-skolastik prangalardan kurtarıp üretimin hizmetine sunarken, epistemolojide yeni ve daha sofistike illüzyonların kapısını aramıştır. Kapitalist üretim tarzı geliştikçe, burjuvazi nesnel dünyayı ve doğa yasalarını kendi kâr mekanizması için kavramak zorunda kalmış, ancak aynı zamanda kendi sömürü düzeninin tarihsel ve geçici karakterini gizleyecek bir felsefi perdeye ihtiyaç duymuştur. Bu çelişkinin felsefi zirvesi Immanuel Kant'tır. Kant, bilimi Newton mekaniği temelinde kurtarmaya çalışırken, epistemolojik sınırları öyle bir çizmiştir ki, nesnel gerçekliği (kendinde şey / noumenon) insan bilinci için bilinemez ilan etmiştir.
"Kant, bilimi dışlamadan inanca yer açmak amacıyla nesnel gerçekliğin etrafına aşılmaz duvarlar örmüştür. Bilgiyi yalnızca fenomenlerin dünyasına hapseden bu agnostisizm, burjuva düşüncesinin dünyayı kökten değiştirme iradesini felç eden ilk büyük felsefi barikattır."
Kant’la başlayan ve Hegel’in nesnel idealizmi üzerinden diyalektiği ters yüz eden bu hat, nesnel dünyayı öznenin kurucu eylemine ya da kavramın kendi kendine hareketine indirger. Marksist felsefe, Hegelci diyalektiği ayakları üzerine oturtarak epistemolojiyi yeniden tarihsel bir zemine yerleştirmiştir. Marx ve Engels, bilginin kaynağının ne soyut bir özne ne de mistik bir tin olduğunu; onun insanın doğayla girdiği pratik, dönüştürücü ve toplumsal emek süreci olduğunu göstermiştir. Bilimsel bilgi, üretim araçlarının gelişim seviyesiyle doğrudan bağıntılı bir toplumsal üründür ve egemen sınıfların elinde bir egemenlik aygıtına dönüştürülmeye çalışılmaktadır.
Leninist Müdahale: Yansıma Teorisi ve Ampiryokritisizmin Tasfiyesi
- yüzyılın başında kapitalizmin emperyalist aşamaya evrilmesi, fizikteki büyük keşiflerle (atomun parçalanması, elektronun keşfi) eş zamanlı olarak felsefi bir gericilik dalgasını da beraberinde getirmiştir. Ernst Mach ve Richard Avenarius gibi düşünürlerin öncülüğünü yaptığı ampiryokritisizm, nesnel gerçekliğin varlığını reddederek dünyayı "duyumların bileşimi" olarak tanımlamıştır. Bu yaklaşım, marksist saflarda bile (Bogdanov ve Lunaçarski gibi isimler üzerinden) yer bularak devrimci teoriyi felç etme tehdidi doğurmuştur. Vladimir İlyiç Lenin’in 1909 yılında kaleme aldığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm, bu felsefi illüzyonu paramparça eden epistemolojik bir manifesto niteliğindedir.
Lenin, ampiryokritiklerin fizikteki krizden faydalanarak idealizmi "modern bilim" maskesi altında yeniden ürettiklerini deşifre etmiştir. Maddenin yok olmadığını, yalnızca o güne kadar bilinen sınırlarının genişlediğini vurgulayan Lenin, felsefi madde tanımını epistemolojik bir netlikle ortaya koymuştur: Maddenin yegane felsefi özelliği, insan bilincinden bağımsız olarak var olması ve bilincimiz tarafından yansıtılmasıdır. Leninist "yansıma teorisi" (theory of reflection), insan bilgisinin nesnel gerçekliğin zihnimizdeki her zaman daha da derinleşen, diyalektik bir kopyası, resmi veya yansıması olduğunu savunur. Bu kuram, bilginin nesnelliğini güvence altına alırken, rölativizmin ve agnostisizmin devrimci iradeyi eriten tüm illüzyonlarını yırtıp atmaktadır.
Günümüzün Dijital Peçesi: Bilişim Çağı ve Teknolojik İdealizm
Miletos’tan bu yana kat edilen yol, günümüzde bizi "bilişim çağı", "yapay zekâ devrimi" ve "veri toplumu" gibi kavramlarla nitelenen geç kapitalist bir illüzyon alanına taşımıştır. Modern burjuva felsefesi ve onun post-modern türevleri, bilginin ve bilimin maddi üretimden tamamen koptuğunu, artık "maddesiz bir dünyada" yaşadığımızı iddia etmektedir. Verinin kendisi fetişleştirilmekte, algoritmalar toplumsal sınıfların ve sömürünün üzerini örten yeni birer tanrısal irade gibi sunulmaktadır. Dijital idealizm olarak adlandırabileceğimiz bu felsefi yaklaşım, nesnel gerçekliği kodlara ve enformasyon akışlarına indirgeyerek kitleleri derin bir yabancılaşmaya mahkûm etmektedir.
Bir marksist epistemolog için bilişim süreçleri, maddesizleşmenin değil, aksine sabit sermayenin ve entelektüel emeğin en rafine maddi örgütlenmesinin bir ifadesidir. Yapay zekâ modelleri, milyarlarca insanın kol ve kafa emeğinin, tarihsel bilgi birikiminin ve somut doğa kaynaklarının (veri merkezlerinin tükettiği muazzam enerji, nadir toprak elementleri) sömürüsüne dayanan kolektif bir üretim aracından başka bir şey değildir. Bilişim emekçilerinin (yazılımcılar, veri etiketleyiciler, sistem analistleri) emeği, kod bloklarında nesnelleşerek sermayenin genişlemesine hizmet etmektedir. Dolayısıyla, günümüzün "post-truth" (hakikat sonrası) veya "dijital soyutlama" illüzyonlarını yırtmak, kodun arkasındaki fabrikaları, sunucuların arkasındaki maden ocaklarını ve algoritmanın arkasındaki artı-değer sömürüsünü görünür kılmakla mümkündür.

Sonuç: Praksis ve Geleceği Kurmanın Epistemolojik İradesi
Didim Belediyesi II. Miletos Felsefe Günleri’nin Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi’nin 90. yaşı onuruna "Thales’ten Antigone’ye" temasıyla düzenlenmesi, felsefenin sadece doğayı anlama (Thales) değil, aynı zamanda egemenlerin yasalarına karşı insan onuru ve adalet adına başkaldırma (Antigone) karakterini selamlamaktadır. "Miletos'tan Günümüze Bilim ve Bilgi" başlığı altında tartıştığımız felsefi miras, bizi Karl Marx’ın Feuerbach Üzerine 11. Tezi’nin o tarihsel eşiğine zorunlu olarak getirir:
"Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir."
Ancak bu değiştirme iradesi, soyut bir ahlaki buyruk ya da salt romantik bir isyan değil; maddi üretim ilişkilerinin devrimci dönüşümüne sıkı sıkıya bağlı bir epistemolojik praksis meselesidir. Bilim ve bilgi, burjuvazinin elinde kitleleri manipüle eden, savaş sanayiini besleyen ve yabancılaşmayı algoritmik bir tahakkümle dijitalleştiren "tekno-illüzyon" mekanizmaları olarak kalamaz. Bilişimsel üretici güçlerin (yapay zekâ, büyük veri, tam otomasyon) üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet prangalarından kurtarılması, yalnızca ekonomik bir restorasyon değil; insan bilincinin kendisini yeniden üreteceği ontolojik bir sıçramadır. Marx'ın Grundrisse'de işaret ettiği o "Genel Zekâ" (General Intellect), sermayenin kâr güdüsünden kurtarılıp toplumsal mülkiyete devredildiğinde, insanlık kendi yarattığı nesnel güçlerin kölesi olmaktan çıkıp onun bilinçli öznesi haline gelecektir.
İşte tam da bu noktada, geleceği kurmanın epistemolojik iradesi, geleceğin insanının (homo novus) düşünsel yapısını inşa etmek demektir. Yeni insanın bilişsel mimarisi, kafa ve kol emeği arasındaki o binlerce yıllık kahredici parçalanmanın aşıldığı yerde yükselecektir. Kapitalizmin insanı "tek boyutlu" bir uzmanlık hücresine hapseden ve bilgisini ufalayan işbölümü parçalanacak; Sovyet pedagog ve düşünürlerin, Vıgotski'nin, Makarenko'nun hayalini kurduğu, dünyayı parçalı bir kaos olarak değil, bütünsel ve diyalektik bir ağ olarak kavrayan çok yönlü insan tarih sahnesine çıkacaktır. Geleceğin komünist insanı, bilgiyi pazar için üretilen bir meta, doğayı ise fethedilip sömürülecek bir düşman olarak görmeyecektir. Bilakis, insanın doğayla kurduğu metabolik ilişki onarılacak; insan, doğanın kendi bilincine varmış hali olarak bilimsel bilgiyi yaşamın kendisini estetikleştirmek için kullanacaktır.
Bilim ve bilginin doğrudan bir üretici güç haline geldiği ve toplumsal ihtiyaç temelinde rasyonel olarak planlandığı bu yeni üretim yapısı, şüphesiz ki düşünsel/epistemolojik sistemimizi de kökünden değiştirecektir. Yabancılaşmış emeğin yarattığı bulanık bilinç dağılacak, algı kapıları diyalektiğe sonuna kadar açılacaktır. İnsanlık, nesnel gerçekliği durağan "enformasyon kırıntıları" olarak değil; sürekli akan, değişen, çelişen ve birbirine dönüşen devasa bir madde nehri olarak kavrayacaktır. Lenin'in sürgünde, Felsefe Defterleri'nde Hegel'i okurken kenar boşluğuna düştüğü o devrimci notu hatırlayalım:
"İnsan bilinci nesnel dünyayı yalnızca yansıtmakla kalmaz, onu yaratır."
Evet, bilincimiz maddi üretimden doğar; ama örgütlenmiş, bilimle donanmış devrimci bir bilinç, praksis yoluyla kendi maddi tabanını yırtarak yepyeni bir kozmos yaratma kudretine sahiptir.
Maksim Gorki'nin Fırtına Kuşu'nda haykırdığı gibi, felsefe de yaklaşan toplumsal fırtınanın müjdecisi, krizlerin ortasında doğacak olan yeni ufkun kurucu aklıdır. Bilgiyi pratikten, bilimi işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin tarihsel eylemliliğinden koparan her yaklaşım, burjuva akademisinin tozlu raflarına mahkûm edilmelidir. Miletos'un sahillerinde yükselen o ilk maddeci çığlık, bugün bilişim laboratuvarlarından maden ocaklarına, akademiden sokaklara kadar diyalektik materyalizmin devrimci ateşiyle birleşmek zorundadır.
Sözlerimizi, eski dünyanın felsefi enkazını aşan şu tarihsel yargıyla mühürleyelim:
Hakikat, karanlık odalarda aranıp bulunacak durağan bir töz değil; kolektif bir emekle, nasırla ve kodla inşa edilecek bir gelecektir. Çünkü ideolojik illüzyonları yırtmak, dünyayı seyretmek için takılan gözlükleri değiştirmek değil; felsefenin çekiciyle o dünyayı yeniden, sınıfsız, sömürüsüz ve özgür bir biçimde dövmektir.


İlginizi çekebilir ...





