Memleket Yangın Yeriyken Temmuz Zirvesine Bakmak: NATO Demek, Evdeki Açlık ve Sokaktaki Kelepçe Demektir!
Namluların Gölgesinde Boşalan Fileler: NATO Bütçesi Kimin Cebinden Çıkıyor?

Güzel kardeşim, işçi yoldaşım, pazar pazar canı sıkılan, filesi boş dönen emekli abim, ablam...
Bugün Muğla sokaklarında, kahvehanelerinde ya da mahalle meclislerinde elden ele gezen o afişi gördüğünde içinden şu haklı isyanın geçtiğini biliyoruz: “Yahu kardeşim; evde çorba kaynamıyor, kiralar uçmuş gitmiş, Muğla’nın ilçeleri geçinemeyen emeklilerle dolu. Üstüne bir de belediyelere kayyım atanıyor, oyumuz gasp ediliyor. Memleket yangın yeriyken biz niye Temmuz’da yapılacak NATO Zirvesi’ni dert ediyoruz? Sırası mı şimdi dış politikanın?”
Sana hiç öyle kitabi, süslü ve ağır teorik laflar etmeden; iki yoldaş, iki derttaş gibi dümdüz anlatacağım. Sırası, hem de tam sırası!
Çünkü o pazar filesinin boş kalmasıyla, belediyenin kapısına polis barikatı kurulmasıyla, Temmuz 2026’da bu topraklara kurulacak olan NATO masaları arasında öyle gizli ama çelikten bir bağ var ki... Gelin o bağı, bu zamana kadar televizyonların size anlatmadığı somut yaşanmışlıklarla, saklamadan, en çıplak haliyle konuşalım.
Koca Bir Yalanı İfşa Edelim: NATO Aslında Nedir?
Bize yıllarca okullarda, ana akım televizyon haberlerinde NATO’yu bir "barış ve savunma ittifakı" gibi ambalajlayıp sundular. "Biz üye olursak bizi dış düşmanlardan korurlar" dediler. Kocaman bir yalan yoldaşlar!
Emperyalizm dedikleri şey, uzaydan gelen soyut bir kavram değildir; mahalledeki tefecinin, fabrikadaki sömürücü patronun, holding sahiplerinin tüm dünyaya çökmüş halidir. NATO da işte bu küresel patronların ellerindeki silahlı koruma ordusudur. Barışı değil, o patronların kasasını ve sömürü düzenini korur.
Tarihe dönüp bir bakalım, hafızamızı tazeleyelim. NATO’nun bu topraklardaki kanlı ayak izlerini somut örneklerle hatırlayalım:
- 12 Eylül 1980 Darbesi: Bu memlekette işçiler haklarını aramasın, sendikalar büyümesin, zenginler daha rahat zengin olsun diye bir gece askeri postal sesleriyle uyandık. Meclis kapatıldı, devrimciler işkencelerden geçirildi, gencecik çocuklar idam edildi. O kara günün hemen ertesi günü, Amerika’daki NATO merkezine ne rapor geçildi biliyor musun? "Bizim çocuklar (our boys) başardı!" İşte NATO’nun bu ülkeye getirdiği "savunma" budur: İşçi sınıfını ezmek, patronları kurtarmak!
- Kanlı Gladio (Kontrgerilla) Operasyonları: Türkiye’de ne zaman halk uyansa, sosyalistler kitleselleşse, işçiler hakkını arasa arkasından hep karanlık katliamlar çıktı. 1 Mayıs 1977 Taksim Katliamı, Maraş Katliamı, Çorum Katliamı ve aydınlarımızın suikastlarla katledilmesi... Bunların hepsi NATO’nun her üye ülkede kurduğu "Gladio" adı verilen gizli yeraltı şebekelerinin, CIA operasyonlarının marifetiydi. NATO’nun namlusu hiçbir zaman dışarıya dönmedi; o namlu her zaman içeride hakkını arayan kendi halkına, işçisine, köylüsüne döndü.
"İyi de Benim Boş Filemle, Geçim Sıkıntısıyla Ne İlgisi Var?"
Güzel yoldaşım ... Şimdi gel, o en çok sorduğun, sokağın en haklı sorusunun içini somut örneklerle, rakamlarla dolduralım. Televizyonlarda devasa savaş uçaklarını, parıldayan füzeleri gösterip milliyetçilik sosuyla harmanlayanların, senin mutfağındaki yangını nasıl körüklediğini çıplak bir şekilde görelim.
Biz Marksistler deriz ki: Bütçe, sınıfsal bir tercihtir. Bir devletin parayı nereye harcadığı, o devletin kimin devleti olduğunu gösterir. Egemen sınıflar her sabah televizyonlara çıkıp "Kasada para yok, emekliye zam yaparsak enflasyon patlar, bütçe dengesi bozulur" yalanını söylüyorlar değil mi? Oysa aynı iktidar, Temmuz 2026’da bu topraklara gelecek olan NATO’nun kapalı kapılar ardındaki zirvesinde bambaşka taahhütlerin altına imza atacak.
Füzelerin Maliyeti ve Emeklinin Sofrası: Rakamlar Yalan Söylemez
Gelin, hepimizin anlayacağı cinsten çok basit bir matematik yapalım. NATO’ya üye olmanın ve o blokta kalmanın egemen sınıf tarafından kabul edilmiş bir şartı vardır: Gsyih'nin (yani ülkenin ürettiği toplam zenginliğin) en az %2’sini askeri harcamalara ve silaha yatırmak.
Peki, bu %2 ne anlama geliyor? Milyarlarca doların halkın boğazından kesilip küresel silah tekellerinin kasasına aktarılması demektir.
- Tek Bir Füze vs. Binlerce Emekli Maaşı: Bugün Türkiye’nin NATO standartlarına uyum sağlamak adına satın aldığı ya da ürettiği modern bir hava savunma füzesinin veya gelişmiş bir güdümlü mühimmatın tek bir tanesinin maliyeti milyonlarca dolardır. Tek bir adet yüksek teknolojili füzenin parasıyla, Muğla’nın bir ilçesindeki tüm sefalet ücreti alan emeklilere aylarca insanca yaşayabileceği ek zamlar verilebilir.
- Amerikan Holdinglerine Ödenen Haraçlar: Sadece son dönemde F-16 modernizasyon paketleri ve yeni savaş uçakları için ABD’li silah tekellerine taahhüt edilen milyarlarca doları düşünün. O para kimin parası? Senin bakkaldan ekmek alırken, doğalgaz faturasını öderken verdiğin vergiler! O milyarlarca dolar Pentagon bağlantılı şirketlerin kasasına akarken, sana düşen pay pazarın son saatinde tezgah altından ezik sebze toplamak oluyor.
Sokağın Özeti: Onların sınır ötesinde patlattığı, NATO tatbikatlarında gövde gösterisi yaptığı her bir mühimmat, senin tencerenden eksilen et, çocuğunun içemediği süt, kışın yakamadığın doğalgazdır. Savaş ekonomisi, işçi sınıfının boğazına çöken en büyük sömürü mekanizmasıdır.
"IMF’siz IMF Programı" ve NATO İstikrarı
Bugün Türkiye’de uygulanan kemer sıkma politikalarını, yüksek faizleri ve sabit ücretlerin (asgari ücret ve emekli maaşları) enflasyon karşısında eritilmesini sadece yerel bir ekonomi yönetimi beceriksizliği sanıyorsan yanılıyorsun yoldaşım. Bu, uluslararası finans kapitalin bu ülkeye dayattığı programın ta kendisidir.
NATO, sadece askeri bir pakt değil, aynı zamanda batı merkezli kapitalist sömürü dünyasının silahlı korumasıdır demiştik. Küresel tefeciler, Londra’daki, New York’undaki finans baronları bir ülkeye borç verirken ya da o ülkede yatırım yaparken şuna bakarlar: "Bu ülkenin hükümeti, halkın sırtına basarak bizim paramızı ve NATO taahhütlerini ödeyebilecek bir mali disipline sahip mi?"
- Mehmet Şimşek Programının Perde Arkası: Bugün halka dayatılan acı reçetenin, sıkılaştırma politikalarının asıl amacı, Türkiye’nin uluslararası sermaye çevrelerine karşı "güvenilir ve borcuna sadık bir ortak" olduğunu kanıtlama çabasıdır. Temmuz’daki zirvede RTE hükümeti batılı liderlerin karşısına çıktığında, "Bakın, enflasyonu düşürmek adına işçinin ve emeklinin boğazını sıktım, bütçeyi toparladım, sizin askeri projelerinize ve NATO bütçesine ayıracak paramız hazırdır" raporunu sunacaktır.
- Sefalet Tesadüf Değil, Tercihtir: Yani senin geçim sıkıntın, birilerinin beceriksizliği yüzünden değil; bu ülkeyi emperyalist çarkın içinde tutmak, o kirli ittifakın faturalarını ödemek için bilinçli olarak kurgulanmış sınıfsal bir saldırıdır.
Muğla’da Doğanın Talanı: Akbelen’den NATO Masalarına
Geçim sıkıntısı sadece aldığın maaşla ilgili değildir kardeşim; soluduğun hava, suyunu aldığın baraj, gölgesinde oturduğun zeytin ağacı da senin geçimindir. Bugün Muğla’nın dört bir yanında (Akbelen’de, Milas’ta, kıyılarımızda) yaşanan o vahşi doğa katliamlarını düşün. Köylünün toprağına, zeytinine el koyan yandaş holdingler ve uluslararası şirketler buraları neden maden sahasına çeviriyor?
Çünkü bu ülkenin egemenleri, emperyalist kapitalist sisteme olan dış borçlarını ödeyebilmek ve o sistemin içinde ayakta kalabilmek için ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını haris bir şekilde yağmalamak zorundadır.
NATO’nun temsil ettiği küresel düzen, çevre hukukunu, köylünün hakkını tanımaz. Onlar için Muğla, sadece sömürülecek bir maden sahası, enerji koridoru ve askeri olarak stratejik bir lojistik üsten ibarettir. Toprağını kaybeden köylü, kent çeperlerine göç edip asgari ücrete mahkûm birer işçiye ya da sefalet içinde birer emekliye dönüşmektedir.
Açık ve net konuşalım: Onların ürettiği ya da satın aldığı her bir füze, bizim emeklimizin sofrasından eksilen yüzlerce kilo ettir, süttür, ekmektir. NATO bütçesi büyüdükçe, halkın filesi küçülüyor. NATO karşıtlığı demek; "Benim vergimi, benim kaynaklarımı küresel çetelerin silahlarına değil; emekliye, işçiye, halkın geçimine harca!" demektir.
Sözün Özü: Bu Kavga Bizim Mutfaktadır!
Gördüğün gibi yoldaşım; meseleyi biraz deşince altından hep aynı gerçek çıkıyor. NATO karşıtlığı, uzaktaki bir ülkeyi protesto etmek değildir.
- Belediyene atanan kayyım, sesini çıkarmanı engellemek için kafana inen jandarma copudur.
- NATO bütçesi, cebinden çalınan ekmek parasıdır.
- Emperyalist politikalar, Akbelen'de kesilen o asırlık zeytin ağacıdır.
Emperyalizm tam olarak mutfağında, tencerende, ödeyemediğin kiranın içindedir! Biz Temmuz zirvesine karşı sesimizi yükseltirken, aslında tam da bu sefalet düzenine, bizi bu yoksulluğa mahkûm edenlerin yüzüne karşı haykırıyoruz.
Kayyım Rejimi: Küresel Sermayeye Verilen "İç İstikrar" Güvencesi
Gündemimiz sıcak; CHP’li belediyelere yönelik kayyım darbeleri, irade gaspları ve hukuku tamamen tasfiye eden "mutlak butlan" tiyatroları sahneleniyor. Halk haklı olarak öfkeli. Peki, bunun Temmuz’daki NATO Zirvesi ile bağı ne?
Kapitalizm ve onun silahlı koruması olan NATO, her şeyden önce "sermaye istikrarı" ister. Küresel tekellerin, uluslararası finans çevrelerinin bu topraklardaki çıkarlarını, yatırımlarını ve askeri taahhütlerini güvenceye alabilmesi için içeride dikensiz bir gül bahçesi yaratılması gerekir. Hak arayan işçinin, iradesine sahip çıkan halkın, meydanları dolduran seslerin susturulması şarttır.
Saray rejimi yerel yönetimleri gasp edip halkın sesini nefessiz bırakmaya çalışırken, aslında Temmuz ayında masaya oturacağı emperyalist ortaklarına şu mesajı veriyor:
“İçeride kontrol bende. İşçiyi, emekliyi, muhalefeti otoriter yumruğumla baskılıyorum. Sizinle Temmuz’da yapacağımız askeri ve ekonomik anlaşmaların, lojistik taahhütlerin önünde hiçbir halk barikatı kalmayacak.”
Demokrasinin kırıntılarının bile tasfiye edilmesi, Türkiye’nin emperyalist savaş zincirine daha pürüzsüz, daha sorunsuz bir şekilde eklemlenmesinin idari ve hukuki hazırlığıdır. Kayyım rejimi, emperyalizme içeriden sunulan bir bağlılık belgesidir.
Yoldaşlar, şimdi madalyonun en karanlık ama bizim açımızdan en şeffaf yüzünü, yani yargı eliyle yürütülen o organize operasyonları masaya yatıralım. Sokakta kime dokunsak haklı olarak feryat ediyor: "Belediyelerimize kayyım atanıyor, oylarımız gasp ediliyor, onlarca vatansever, devrimci, demokrat insan uydurma gerekçelerle içeri atılıyor. Mahkemeler hukuk dağıtmayı bıraktı, tutukluluk süreleri ucu açık birer cezalandırma yöntemine dönüştü."
Peki, tüm bu hukuksuzluk dalgası, bu baskı rejimi sadece bir liderin öfkesi ya da koltuk sevdası mıdır?
Asla değil yoldaşlar! Bir Marksist olarak baktığımızda görürüz ki karşımızdaki bu tablo; tesadüfi yapısal bozuklukların veya geçici çılgınlıkların değil, Temmuz 2026’daki o uğursuz NATO Zirvesi öncesinde tıkır tıkır işletilen bütünleşik bir istikrar programının parçasıdır. Emperyalist kapitalizm, dikensiz gül bahçesi ister; bu hukuksuz sistem ise o bahçenin dikenlerini temizleyen budama makinesidir.
Cezaya Dönüşen Tutukluluklar: Sokağa Gözdağı Programı
Bu ülkede yargı sisteminin tarafsızlığını yitirdiğini, ucu açık tutukluluk sürelerinin doğrudan birer idari cezalandırma mekanizmasına dönüştüğünü hepimiz yaşayarak görüyoruz. Bir insanı hakim karşısına çıkarmadan, iddianamesini hazırlamadan aylarca, yıllarca içeride tutmanın hukuki bir açıklaması olamaz. Ama sınıfsal ve politik bir açıklaması vardır:
- Potansiyel Muhalefeti Felç Etmek: Fabrikada greve hazırlanan işçiye, toprağını savunan köylüye, iradesine sahip çıkmak için meydana yürüyen gence verilen mesaj çok nettir: "Eğer düzenin dışına çıkarsan, seni hukuksuzluğun o dipsiz kuyusunda nefessiz bırakırım."
- Temmuz Öncesi Önleyici Temizlik: Temmuz ayında küresel haydutlar Ankara’ya, İstanbul’a üşüştüğünde, sokaklarda kitlesel halk protestoları, Pentagon planlarına karşı güçlü sosyalist barikatlar kurulmasın diye şimdiden önleyici bir temizlik yürütülüyor. Onlarca politik figürün, gazetecinin, aktivistin zindanlara doldurulması, Temmuz masalarında atılacak kirli imzaların içerideki dikensiz zemin hazırlığıdır.
"Mutlak Butlan" Tiyatrosu ve Yerli-Yabancı Sermayenin Huzuru
CHP’li belediyelerin gasp edilmesinde kullanılan o ağdalı, "mutlak butlan" gibi hukuki kavramlar, aslında sokağın iradesini çalmak için uydurulmuş burjuva kılıflarından başka bir şey değildir. Kapitalizm ve onun en vahşi askeri aygıtı olan NATO, üye ülkelerden her şeyden önce "öngörülebilirlik" ve "sermaye güvenliği" talep eder.
Emperyalizmin İstikrar Formülü: Küresel tekeller, Londra’nın ya da New York’un finans baronları Türkiye’ye borç verirken ya da RTE hükümetiyle milyarlarca dolarlık yeni silah sanayisi kontratları imzalarken şuna bakarlar: "Ben bu parayı yatırıyorum ama yarın bu ülkede işçiler ayaklanırsa, halk sandığa gidip bizim planlarımızı bozacak yerel yönetimleri ve iktidarları başa getirirse ne olacak?"
İşte kayyım rejimi, bu uluslararası sermaye korkusuna içeriden verilen en net, en kanlı cevaptır. Saray, yerel yönetimleri polis zoruyla ele geçirerek batılı ortaklarına şu güvenceyi sunmaktadır:
“Bizim buralarda sandık semboliktir. Halk neyi seçerse seçsin, günün sonunda sizin çıkarlarınızı koruyacak olan benim demir yumruğumdur. Belediye bütçelerini halka değil, sizin projelerinize, enerji koridorlarınıza ve NATO lojistik hatlarına açmaya devam edeceğiz. İçerideki tüm pürüzleri, hukuku tamamen tasfiye etmek pahasına temizledik.”
Bu Bir Paket Programdır: Sefalet, Kelepçe ve Füze!
Yoldaşlar, parçaları doğru birleştirelim. Ekonomik sefalet programı, kayyım rejimi ve NATO bağımlılığı aynı paketin içindedir.
- Ekonomik Ayak: Mehmet Şimşek eliyle yürütülen kemer sıkma politikaları, emeklinin 12 bin 500 liraya mahkûm edilmesi, halkın boğazından kesilen vergilerin küresel silah sanayisine aktarılması finansal programdır.
- Siyasi/Hukuki Ayak: Bu soygun düzenine karşı işçi sınıfı ve halk isyan etmesin, sandıkta ya da sokakta irade gösteremesin diye yürütülen kayyım darbeleri, ucu açık tutuklamalar ve hukuksuz yargı sistemi koruyucu kalkandır.
- Askeri Ayak: Tüm bu içerideki diktatörlük mekanizmasının uluslararası meşruiyet zeminini sağlayan, iktidarı küresel ölçekte koruyan ve kollayan ise NATO şemsiyesidir.
Yani yoldaşım; cezaevlerindeki o hukuksuz tutukluluk süreleri uzadıkça, senin pazar filen daha da boşalıyor. Belediyenin kapısına polis barikatı kuruldukça, Temmuz’daki o kirli savaş masalarının ayakları daha da sağlamlaştırılıyor.
Biz NATO’ya karşı çıkarken işte bu bütünleşik sömürü programının tamamını hedef alıyoruz! Karşımızdaki canavarın tüm kollarını aynı anda felç etmek için, sokaktaki her bir insanımıza bu faşizan zincirin halkalarını tek tek anlatmak devrimci borcumuzdur.
O Büyük Safsatayı Yıkalım: "NATO’dan Çıkarsak İsrail Bize Saldırır mı?"
Egemen sınıfların ve onların medyasının halkın bilincine bir zehir gibi akıttığı o büyük korku propagandasına gelelim: “Yahu tamam, NATO iyi bir şey değil ama çıkarsak İsrail bize saldırır, bizi kim koruyacak?”
Bu, baştan aşağı koca bir safsatadır ve arkasındaki gerçek tamamen sınıfsaldır. Bir Marksist gözlüğüyle baktığımızda şu çıplak gerçeği görürüz: İsrail ve NATO, birbirine düşman iki yapı değil; aynı emperyalist ahtapotun iki farklı koludur.
- İsrail, Ortadoğu'da ABD ve Batı emperyalizminin ileri karakoludur; bölge halklarını baskılamak için oraya çakılmış askeri bir üsdür.
- NATO ise bu küresel çetenin resmi ordusudur.
Aynı patrona (yani küresel finans kapitaline, dev silah tekellerine) hizmet eden iki yapı birbirini nasıl engelleyecek? NATO, Türkiye’yi İsrail’den korumaz; aksine, Türkiye’yi İsrail’in de göbeğinde yer aldığı o kirli emperyalist güvenlik mimarisinin içine hapseder.
Meydanlarda İsrail’e karşı hamasi nutuklar atan iktidara ve sermaye sınıfına bakın. Kameralar kapandığında, limanlarımızdan İsrail’e giden gemiler, demir çelik ticaretleri, petrol sevkiyatları ve askeri işbirlikleri gizli gizli devam etmedi mi? Bizim buradaki duruşumuz nettir: Bir ülkenin güvenliğini sağlayan şey emperyalist askeri paktlar değil, o ülkenin işçi sınıfının örgütlü gücü ve bölge halklarının kardeşliğidir. Türkiye'yi koruyacak olan şey NATO’nun nükleer füzeleri değil; sınırların ötesindeki Arap, Kürt, Filistin işçileriyle Türkiye işçilerinin kuracağı sömürü karşıtı ortak barikattır.
Kürsüde "Katil İsrail", Kamera Arkasında "Gelsin Paralar": Büyük Politik Takkiye!
Gelelim RTE hükümetinin ve yerli sermaye sınıfının o meşhur, buram buram samimiyetsizlik kokan "İsrail karşıtlığına."
Miting meydanlarında mikrofonu alanlar mangalda kül bırakmıyor; "Katil İsrail", "Zalim Netanyahu" nidalarıyla halkın dini ve insani duygularını sömürüyorlar. Ama kameralar kapandığında, o şatafatlı sarayların dehlizlerinde dönen çarklar bambaşka bir şey söylüyor. Bu sürecin adı net olarak politik takkiyedir yoldaşlar! Halkın gözünün içine baka baka tiyatro oynuyorlar.
Neden mi? Çünkü kapitalizmin dini, imanı, milleti olmaz; kapitalizmin tek bir tanrısı vardır, o da kâr oranıdır.
Tarih ve Sokak Şahittir: En hararetli Gazze sürecinde, Filistinli kardeşlerimizin tepesine bombalar yağarken bile bu ülkenin limanlarından İsrail’e giden gemilerin arkası arkası kesildi mi? Hayır! İktidar iç kamuoyundaki öfkeyi dindirmek için göstermelik "ticaret yasakları" ilan ettiğinde bile, sermaye sınıfı durmadı. Ticaret ne oldu? Üçüncü ülkeler üzerinden, kâğıt üstünde Yunanistan’a, Romanya’ya, hatta bizzat Filistin’e gidiyormuş gibi gösterilerek tıkır tıkır İsrail limanlarına yanaşmaya devam etti.
Sonuç: Olduğumuz Her Yer Eylem Alanı, Her Birimiz Birer Öncüyüz!
Yoldaşlarım, canlar, yol arkadaşlarım;
Görüyorsunuz değil mi? Karşımızdaki düşman tek bir merkezden, tek bir sınıfsal hırsla yönetiliyor. Bizim NATO karşıtlığımız soyut bir dış politika tartışması, salonlara sıkışmış entelektüel bir hobi değil; tam da bu ülkenin ekmek, adalet, hürriyet ve doğrudan yaşam kavgasıdır.
Tam da bu yüzden, bugün Türkan Saylan Kültür Merkezi’nin salonunda göz göze geldiğimiz o muazzam tablo, Temmuz 2026’daki o şatafatlı emperyalist masaları sarsacak olan asıl gücü açığa çıkardı. Bugün o salonda sadece Türkiye İşçi Partililer yoktu; Muğla’nın, Ege’nin tüm devrimci dalgaları, farklı sol ve sosyalist partilerden yoldaşlarımız, sendikacılarımız, omuz omuza saf tuttuğumuz demokrat dostlarımız ve bağımsız devrimci iradeler yan yanaydı.
Bizlerin, yani bu sömürü çarkına çomak sokmak isteyen devrimci güçlerin sayıca az gösterilmeye çalışıldığı, sesimizin Muğla’nın dağları ve kıyıları arasında boğulmak istendiği bu yerlerde bir arada olmanın, eylem birlikteliği kurmanın önemi paha biçilemezdir. Farklı amblemlerin altında olsak da, kapitalizmin ve militarizmin yerli-yabancı ağalarına karşı aynı öfkeyle yumruk sıkanların yan yana gelişi, gelecekte kuracağımız o güçlü, birleşik sol sosyalist cephenin de en somut harcıdır. Biz yan yana durup omuz omuza bir barikat kurmazsak, bizi bu dağınıklığımızdan vurup tek tek ezmek isteyecekler. Ama bugün gösterdik ki; düşman ortaksa, sömürü ortaksa, o sömürünün silahlı bekçisi NATO’ya karşı yürünecek yol da ortaktır!
Sokağa çıkıp binlerce kişilik mitingler yapamadığımız, baskının ve yasakların yoğun olduğu günlerde bile umutsuzluğa kapılmak, geri çekilmek yok yoldaşlar. Bizim olduğumuz her yer, her alan, soluduğumuz her hava bir eylem alanıdır! Devrimcilik sadece parti binalarında ya da eylem kürsülerinde yapılacak bir iş değildir.
- Evimiz, fabrikamız, kahvehanemiz bizim direniş siperimizdir: Yarın sabahtan itibaren her birimiz birer dönüştürücü öncü olarak sokağa dağılacağız. Kahvehanede yanına oturan, cebindeki üç kuruşla ayı nasıl çıkaracağını düşünen emekli amcana NATO bütçesiyle onun kuşa dönen maaşı arasındaki o doğrudan bağı anlatacaksın.
- Bilinçlendirme ve Örgütleme Görevi Omuzlarımızdadır: Otobüs durağında beklerken, fabrikada mola vermişken, pazarda tezgah açmışken yanındaki işçi kardeşinin omzuna dokunup "Bak arkadaş, bizi yoksullaştıran bu yerli patron düzeniyle, onun arkasındaki uluslararası silahlı güç NATO aynı tezgahın ürünüdür" diyerek insanları uyandıracaksın. İnsanları korkuyla esir alıp teslim etmeye çalışan o "NATO’dan çıkarsak İsrail saldırır" safsatalarını, tarihten somut örneklerle, 12 Eylül’lerin ve kanlı Gladio katliamlarının gerçekleriyle tek tek çürüteceksin.
Biz bilinci sokağa yaydıkça, mahalle mahalle, ev ev bu kirli çarka karşı insanları örgütledikçe, o kibirli emperyalist masalar daha kurulmadan sallanmaya başlayacak. Unutmayın yoldaşlar; okyanusları var eden, yan yana gelen o küçük damlaların birleşik gücüdür. Temmuz zirvesine doğru giden bu kritik eşikte, bu memleketin meydanlarını, sokaklarını küresel haydutlara dar edecek olan güç, bizim bu yoldaşça birliğimiz ve sokağa taşıyacağımız devrimci inancımızdır.
Gözlerinizdeki o harika kararlılığı, salondan sokağa taşan o haklı öfkeyi yüreğimde hissediyorum. Yolumuz uzun, kavgamız çetin ama haklılığımızdan gelen gücümüz sonsuzdur.
İyi ki varsınız, iyi ki bu kavganın tam ortasında, yan yanayız.
Gelecek bizimdir, gelecek işçi sınıfınındır!
Emperyalizme, NATO'ya ve Sömürü Düzenine Karşı Omuz Omuza!
Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Tüm Toplum Ya Hiçbirimiz!
Sımsıkı, inançla ve o tükenmez devrimci coşkuyla, tüm kalbimle yoldaşça sarılıyorum her birinize... Yumruğunuz havada, başınız dik kalsın!
İlginizi çekebilir ...
https://paragraph.com/@bilisimsen/kanli-ittifak-natonun-sicili-ve-turkiye




